| |
| |
| |
 |
|
 |
| |


"Zeynep
Subaşı'nın
Anısına"

Bütün
bir
hafta
boyunca,
üst
üste
binen
yorgunluğumu
üzerimden
atmaya
çalıştığım
pazar
günlerinden
biri
...
TAK!
ve
ŞANGIIIRRR!
sesleri
ile
oturduğum
koltukdan
fırladım.
-Ablaaa,
bu
yaptı
!
cama
o
kocaman
taşı
bu
attı...
Hiç
kıpırdamıyor,
orada
öylece
durmuş
"evet
ben
yaptım"
der
gibi
yüzüme
bakıyordu.
Esmer
yüzünde
-
pırıl
pırıl
parlayan,
kap
kara
gözlerinde
pişmanlığa
dair
en
ufak
bir
ize
rastlamak
mümkün
değildi.
Bilakis,
umut...
umut
pırıltıları...
"belki"ler...
-Bekle
dedim,
bekle
geliyorum,
bunun
hesabını
soracağım.
-Sen
zahmet
etme
abla,
ben
gelirim.
Otuz
saniye
sonra
daire
kapımın
önündeydi.
-Ne
istedin
camımdan,..
bilerek
atmışsın
taşı
niye?
Bu
sefer
,
hiç
ses
yok
!
-Gel
içeri
dedim.
Sanki
bu
teklifimi
bekliyormuş
gibi,
ayakabılarını
alel
acele
çıkartıp
içeri
girdi.
Mahçup
ama
pişman
değil,
utanıyor
ama
korkudan
eser
yok.
Tuhaf
bir
çelişki
hali...
-Otur
konuşacağız.
-Üstüm
çok
pis.
-Otur!
-Bir
gazete
kağıdı
var
mı
abla?...
Sandalyeye
koyalım
öyle
oturayım.
Kızmalı
mı
,
gülmeli
mi
bilemedim
-Camımı
bilerek
kırdın,
ama
sandalyelerime
kıyamıyorsun
öyle
mi?!
Otur,
O-tuurr!
Sindi
kaldı.
Başını
önüne
eğdi,
bir
kaç
saniye
süren
suskunluk...
-Abla
cam
parasını
çalışır
öderim.
Yalnız...
-Yalnız
ne?!
-Sana
anlatacaklarım
var,
beni
biraz
dinler
misin?
-Mazeret
mi?
-Vallaha
mazeret
değil.
Camı
kırdım,
bilerek
kırdım
kabul
ediyorum,..
ödeyeceğim,..
ama...
-Ama
ne?
-Abla,
bu
mahalleye
yeni
taşındığını
biliyorum,
zengin
olduğunu
da
biliyorum...
-Zengin
mi?
zengin
hee
!
Çalışıyorum,
sabahtan
akşama
kadar
para
kazanmak
için
canım
çıkıyor,
bir
tatil
günümü
evimde
oturup
dinlenerek
geçirmek
istiyorum,
gelip
camımı
kırıyor,
üstelik
bir
de
"bilerek
yaptım"
diyorsun...
-Abla
dinleyecek
misin
beni?
Senden
yardım
istiyorum,
kız
kardeşim
için.
Kırmızı
ayakkabı
diye
tutturdu,
geceleri
uyumuyor,
durmadan
ağlıyor..
Ona
istediği
ayakkabıyı
alacak
paramız
yok.
Ben
senden
para
istemiyorum,
kardeşime
bir
çift
kırmızı
ayakkabı
al,
vallaha
billaha
borcumu
öderim.
Kardeşim
hasta,
çok
hasta!
üzülünce
daha
da
kötüleşiyor.
Bu
sözleri,
duyabildiğim
son
sözleri
oldu.
Ondan
sonra
neler
anlattı
hatırlamıyorum.
Cesareti,
açık
sözlülüğü,
kendine
olan
güveni,
kız
kardeşi,
kırmızı
ayakkabılar...
Beynimin
içinde
sorunlarına
dair
bir
sürü
soru
işareti
belirdi.
Hayatı
ile
ilgili,
yüreğimi
sızlatan
tahminler,
fikirler..
-Abla,
tamam
mı,
kardeşime
kırmızı
ayakkabı
alacak
mısın?
Bu
sözlerle
uykudan
uyanır
gibi
kendime
geldim.
Bir
kaç
saniyelik
suskunluk...
-Limonata
içelim
mi?
Bu
soru
umudu
oldu.
Gözleri
parladı,
yüreğindeki
umut
ışığının
gözlerine
nasıl
yansıdığını
gördüm.
Bu
sefer
daha
heyecanlı,
daha
cesaretli
konuşmaya
başladı;
-Arabanı
yıkarım.
O
aşağıdaki
oto
parka
bırakmana
gerek
kalmaz.
Ben
daha
iyi
bakarım,
kollarım,
yıkar,
temizlerim...
Hem
de
istediğin
kadar,
borcumu
ödeyene
kadar..
Hıı?
ne
olur!!
O
bakışları...
Gözlerimin
içine
"ne
olur
evet
de"
der
gibi
bakışları....
Çoktan
razı
olmuştum
ama
şimdilik
bu
rızamdan
haberi
olsun
istemiyordum.
-Bilmiyorum,
düşünmem
lazım.
Sen
şimdi
bırak,
bir
şekilde
ödeteceğim
ben
sana
bu
camın
parasını
da,
biraz
ailenden,
kardeşinden
sözet
bana.
-Annem,
bir
de
beş
yaşında
ki
kardeşimle
yaşıyorum.
Babam
yok,
bizi
bırakıp
kaçtı.
Annem
önceleri
temizliğe
gider
bize
bakardı.
O
zamanlar
ben
okula
da
gidebiliyordum.
Ama
sonra
hasta
oldu
ve
doktorlar
çalışmasını
yasakladılar.
Şimdi
evde
sabunluk,
elbezi,
çetik
falan
örüyor,
ben
de
pazarlara
götürüp
satıyorum.
-Annenin
hastalığı
ne?
-Verem.
Ama
geçti.
Şimdi
iyi
sadece
yorulmaması
gerekiyormuş,
o
kadar.
-Peki
ya
kardeşin,
onun
nesi
var?
-Doktorlar
"çok
yaşamaz"
dediler.
Annem
çok
ağlıyor.
Geceleri
yatağıma
yatınca
ben
de
çok
ağlıyorum.
Kardeşim
da
kırmızı
ayakkabı
diye
tutturdu,..
gece
gündüz
durmadan
kırmızı
ayakkabı
sayıklıyor.
-Adın
ne
senin?
-Mehmet
-Kaç
yaşındasın?
-12
-Peki
Mehmet;
bak
ne
güzel
dertleşiyoruz,
konuşuyoruz
bunun
için
cam
kırman
gerekmezdi.
İnsanlardan
birşey
isteyeceğin
zaman,
onlara
zarar
vermen
gerekmez.
Gider
konuşur,
derdin-sorunun
neyse
anlatırsın
olur
biter.
Bu
sefer
başını
iyice
öne
eğdi,
bir
iki
kez
arka
arkaya
yutkundu;
-Beni
dinle
diye
yaptım.
dedi
fısıldar
gibi.
-Camımı
kırmadan
da
gelip
bunları
bana
anlatabilirdin.
-Dinler
miydin?!
-Dinlerdim!
-Haydi
şimdi
iç
limonatanı,
şu
kurabiyeleri
de
ye,
sonra
da
size
götür
beni,
annenle
tanıştır
tamam
mı?
O
nasıl
bir
sevinçtir
ki,
gözlerinde
yıldızlar
gördüm.
O
nasıl
bir
sevinçtir
ki,
zıplasa
başı
tavana
vuracak
ama
kendini
zor
tutuyor.
-Abla
dedi
çekinerek
-Ben
yedim,
bu
tabağımda
kalanları
kardeşime
götürebilir
miyim?
-Sen
ye,
giderken
kardeşine
alırız.
-Olmaaazzz!
izin
verirsen
bunları
götüreyim,
vermezsen,
yenilerini
almanı
istemem.
Sen
kardeşime
ayakkabı
al,
yeter.
Var
ya...
Başka
hiç
birşey
istemiyorum.
Gözyaşlarım
çoktan
"Hazırol"
a
geçmiş
"Başla"
komutu
bekliyorlardı.
Sustum,
sadece
sustum!

-Zeynep,
nereye
gidiyoruz
biliyor
musun
ağbiciğim?
-Nereye?
-Sana
kırmızı
ayakkabı
almaya.
Tanrım!
bir
çocuk
bu
kadar
mı
güzel
güler,
bu
kadar
mı
yakışıro
küçük
yüzüne
o
masum
gülücükler...
Mehmet'le
Zeynep
el
ele
tutuşmuş
önümüz
sıra
yürüyorlardı,
biz
de
annesi
ile
arkalarından.
Kadıncağız
yol
boyu,
minnet-şükran-teşekkür-dua
ne
varsa
saydı
döktü.
Söylediklerini
dinleyebilecek
durumda
değildim,
sadece
izliyordum
Mehmet'i,
Zeynep'i...

Zeynep
dükkandaki
bütün
kırmızı
ayakkabılara
büyülenmiş
gibi
bakıyordu.
Sanki
yeryüzünde
bir
tek
kendisi
ve
kırmızı
ayakkabılar
varmışcasına.
Sırayla
her
birini
giyip-çıkartıyordu.
Hipnozda
gibiydi.
-Bu
iyi
mi
kızım,
ayağını
sıkıyor
mu,
acıtıyor
mu?
Soruları
duymuyordu,
şaşkındı,
inanılmaz
mutluydu,
sadece
ayakkabılara
bakıyor,
gülüyordu.
-Hangisini
istiyorsun?
sorusuna
yanıt
veremedi.
Adeta
dili
tutulmuştu
ve
o
"bir
süre
sonra
atlatır"diye
düşündüğüm
hipnoz
hali
geçmemiş,
hala
devam
ediyordu.
Sonunda
anne
bir
seçim
yapmak
zorunda
kaldı.
-Bu
olsun,
bunu
alalım
bir
zahmet.
Zeynep
bu
söz
üzerine
uykudan
uyanır
gibi
sıçradı.
Utanır,
mahçum
ama
çok
da
kararlı;
-Yok!
Ben
bunu
istiyorum,
kenarında
süsü
var.
-Kızım
bak
o
yazlık,
bunu
alalım
kış
geliyor...
Hem
bak
bu
da
kırmızı.
Dudağını
büktü,
bir
süre
sustu,
sonra
ağlama
öncesi
sendromu,..
dudak
titremeye
başladı.
-Ama
bunun
kenarında
süsü
var.
diye
tekrarladı.
-Zeynep
hangisini
istiyorsa
onu
alacağız
dedim.
-Hem
bak
Zeynep
ne
diyeceğim,
bir
tane
almak
zorunda
da
değiliz.
iki-üç
hatta
dört
tane
bile
alabiliriz.
Zeynep'
in
tek
derdi,
KENARINDA
SÜSÜ
!
olanına
sahip
olmaktı.
KENARINDA
SÜSÜ
OLAN'
ını
ve
annenin
beğendiğini
de
alıp
çıktık.

Her
akşam
iş
dönüşü
küçük
Zeynep
i
ziyaret
etmek,
bende
vazgeçilmez
bir
alışkanlık
olmuştu.
O'nu
görmeden
duramıyordum.
Öyle
tatlıydı
ki...
"O'na
bu
kadar
bağlanmak
doğru
mu?
"
bencilliğinden
mümkün
olduğunca
uzak
kalmaya
çalşarak,
hep
Zeynep
'e
koştum.

-Ayy
bu
kız
bir
alem.
dedi
annesi.
-Ne
yapıyor
biliyor
musun?
Her
gece
ayakkabıları
siliyoruz,
temizliyoruz,
iç
içe
bir
kaç
poşetin
içine
koyup
ağızını
iyice
bağlıyoruz,..
Küçük
hanım
onları
koynuna
almadan
uyumuyor.
Bir
de,
illaki
KENARI
SÜSLÜ'sü.
Gülüştük.
-Zeynep,
çok
mu
seviyorsun
kırmızı
ayakkabılarını?
dedim.
Kapkara,
gülen
gözlerini
gözlerime
çevirip,
başını
salladı.
-Öyleyse
neden
ayağında
değiller?
Utandı,
cevap
versem
mi,
vermesem
mi
tereddütünü
atlatır
atlatmaz,
o
her
zamanki
munis
hali
ile
-Eskir!
dedi.
"İçimi
acıtmak
için
mi
yapıyorsun
Zeynep?"
diye
soramadım.
Sustum..

Zeynep'i
o
çok
sevdiği
kırmızı
ayakkabıları
ile,
umutsuzluğunun
dışa
vurumu
mekanlarda
kapı
kapı
dolaştırıyor
olmak
bana
çok
dokunuyordu.
O
kenarı
süslü
ayakkabıları
ile
nerelere
gitmedik
ki.
Lunaparklar,
çocuk
sinemaları,
çocuk
tiyatroları,
hayvanat
bahçeleri,
onkoloji
servisleri,
radyoterapi
merkezleri,
labarotuvarlar...
Her
canı
yandığında
o
can
acısının
bedelini
aldı!
Aldı
mı?!...
"Niye"
diye
sormak
bile
gelmiyordu
ki
aklına.
"Niye
buradayız,
niye
canımı
yakıyorlar?
"diye
sormadı
hiç.
Neden
o
çok
sevdiği
kırmızı
ayakkabıları
ile
ilaç
kokulu
hastane
koridorlarında
dolaştığımızı
da.
Avuclarıma
teslim
ettiği
minicik
ellerinin,
kalbimde
derin
bir
yarayı
acımasızca
kanattığından
habersiz,
nereye
çekersem
oraya
gelece
kadar
itaatkar,
sabırlı,
sorgusuz..

Umut
yoktu.
Çoktan
beri
yoktu.
Sadece
..
Belki..
Bir
kaç
ay
daha..

Bir
kaç
ay
sonra...
bir
cumartesi
sabahı...hıçkırık
sesleri...
Kapıyı
açtığımda
Mehmet
i
elinde
Zeynep
in
kırmızı
ayakkabıları
ile
yere
yığılmış
hıçkırır
buldum.
Soru
sormak
"Ne
oldu?"
demek
hiç
bu
kadar
anlamsız
gelmemişti
bana.
-Ayakkabıları
getirdim
abla
!
Mehmet'i
kapımın
önünde
bırakıp
koştum..
koştum..
koştum..
Odanın
ortasına
yığıp
kalmış,
şaşkın,
acı
dolu,
boş
boş
bakan
bir
çift
anne
gözü
ile
buluşana
kadar
koştum...
-Kızım...
kızım
gitti!...
Uçup
gitti!...
Ellerimden,
avuçlarımdan
kayıp
gitti!
Ne
acelesi,
ne
telaşı
vardı
anlayamadım.
Baksana,
KENARI
SÜSLÜ'sünü
bile
almadan
gitmiş!
Öykü:
©Kumru
| | | | | | | | | | | | | |