Evet, hayat sein için, aşk, şiir, dans ve bitmeyen bir çocukluk olmalıydı. Bir gün kulağıma "Aklın varsa, çocukluğunu cebine koy ve kaç" demiştin kırık bir kahkaha eşliğinde. Birçok konuda donanımlı, yetkin biri olmana rağmen, uzun süre hiçbir işte kalamadın. Güç, para ilişkileri, kulis, entrika, ikiyüzlülük, yalan ve ofis şiddeti... İşyeri senden o eşsiz ruhunu istediği anda çantanı alıp çıkar, parklara giderdin; uzak kıyılara... Ast üst ilişkilerinin o gizli hükümleri, o sahte otorite, sana ne kadar uzaktı. Sen insanları konumlarına göre değil ruhsal zenginliklerine göre, kahramanlıklarına ve sakladıkları sırlarına göre değerlendirirdin.

Aşk gibi, sevişmek de senin için, derin, yoğun, mistik ve kutsal bir duyuş biçimiydi, tanrısaldı adeta. Sevmek, senin için sevdiğinin ruhuna inmenin doyumsuz bir yoluydu. Gözyaşlarıyla sevişirdin; unutulmuş bir acıya dokunurcasına. Vücudunun o göz kamaştıran beyazlığı, hem derin bir acı veriri, hem sonsuz bir bağışlama gücü olan merhamet duygusu uyandırırdı bende. Çok ama çok güzeldin. Güzelliğin ruhunun yüzüne vuran ışığından kaynaklanıyordu. Çünkü artık, güzellik deyince insanların aklına kapak kızları, duygusuzluk, sahte sevgisizlik, ruhsuz ilgiler geliyor, ne yazık ki...

Biraz, Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna""sıydın; biraz,
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Huzur" da anlattığı Nuran ama en çok da Nilgün Marmara'ydın. Yine Tanpınar'ın, "Yaz Yağmuru" hikayesindeki o büyülü, o uçarı kadından da sende çok izler vardı. Masum bir sevinç için, ikbal yakan kadınlardandın sen...

Bir cinnetin, bir karabasanın yaşandığı bu hayatta artık yoksun. İyi ki de yoksun, diyorum; çünkü çok acı çekerdin. Beynindeki esrar da yetmezdi seni avutmaya.

Ölümüne kadar, sana olan aşkımı bir sır gibi saklayıp bu aşka o derin merhametinle bağlandığın için, sana minnettarım. Çok yalnızım ve seni çok özlüyorum...

Sen benim için, kırk yılda bir gibisin; öyle eksik, öyle hazin, öyle paramparça...


Cezmi Ersöz










Grafik Tasarım & Animasyon:
©Kumru





 

 
©www.kumru.net / 2008