Untitled Document
 
   
 





 
 


 


Bugece öyle çok ihtiyacım var ki sana sarılmaya,
abartıyorum seni... Bu şehir, bu hayat, içimdeki gizli
ve yabancı korkular öylesine hırpalıyor ki insanı,
öylesine kimsesiz bırakıyor ki , abartıyorum sana
duyduğum aşkı...

Öylesine korkuyorum ki bugece evini bulamamaktan,
elimdeki jetonu sımsıkı tutuyorum. Kaybolmamak için
adını tekrarlıyorum durmadan. Sanki evini bulursam, bütün o eski günahlarım affedilecek. Diyorum ya, işte, bugece seni ve aşkımızı abartıyorum...

Düşünüyorum da sen hiçbir zaman çağdaş, akılcı bir kadın olamadın. Hep başkalarının acısını kendi acın gibi yaşadın. Eski bir fotoğraftan kesilip bu dünyaya yapıştırılmış gibiydin hep...

Kalbin, sebil çeşmeler gibiydi. Hoyrattı, herkes sana; mecburdu sanki herkes, seni kullandıktan sonra ihmal etmeye...

Bir kibrit alıyorum büfeden. Geceleri, hele bir başına ıssız sokaklarda yürürken, insan sigaraya ne çok ihtiyaç duyuyor. İnsan kimseye anlatamadığı şeyleri, sigarasına anlatıyor.

Dünya neden böyle bir yer? Seceleri sadece sigaramızla konuşacaksak, herkesten ve her şeyden şüphe ederek, sürekli saklanarak yaşayacaksak, neden buradayız?

Birbirimize karşı hep taktikler, planlar uygulayarak ve uygun zamanları ve fırsatları kollayarak yaşayacaksak, neden bir arada olmak için inat ediyoruz?

Peki, sen, bunca iyiyken ve senin, bu yüzden, bu yüzyılda ve gelecek yüzyıllarda hiç şansın olmadığını kendime inandırırken bile sormadan edemiyorum, "Yalnızlık korkun mu seni bana bağlayan? Beni zaman zaman hiç tanımadığını ve asla bütünüyle tanıyamayacağını aklına getirmedin mi? Hiç şüphelenmedin mi benden? Hiç korkup tiksinmedin mi? Hiç senden çok fazla olan yaşımı, yılların ruhumdaki telafi edilmez olan yorgunluğunu düşünmedin mi?...

İnsanlardan çok çabuk bıkışımı ve kimselere haber vermeden ansızın alıp başımı başka şehirlere gitme huyumu. Hastalıklı ve artık genç ve diri olmayan bedenimi. Alkole düşkünlüğümü ve kader bağımlısı oluşumu düşünüp uzaklaşmak istemedin mi benden?...

Sevgi de, aşk da lekeli ve bu dünyanın kirli kurallarından uzak değildir değil mi?

Sevgililer de birbirlerine her şeylerini anlatmıyor, kaybetme korukusu çoğu kez dürüstlüğün önüne çıkmıyor mu?

Boşluğa düşmemek için insanlar delicesine severken bile, bir yanlarını korumaya almıyorlar mı?

Söylesene, senin de böyle şeyler geçmiyor mu aklından?"

Ne tuhaf, seni çok iyi tanıdığımı sanırken bile bunları düşünüp düşünmediğinden bir türlü emin olamıyorum...

Bense, bu dünyanın çıkarcı mantığına güçlükle direnen çocuksuluğumla ve sana duyduğum sevginin boyutunu kendime kanıtlayabilmek için, önce kimselerle paylaşmadığım kitaplarımın birkaçını, sonra yarısını, bu da yetmedi, kitaplarımın tümünü sana verdim hayalimde. Kötü, zor günler için biriktirdiğim paramın önce yarısını, sonra da hepsini verdim. Önce bir bölümünü ama o da yetmedi, aşk bittiğinde geri almak üzere özgürlüğümün tümünü verdim sana hayalimde...

Ama yine de düşünmedim değil, senin için ölmeyi göze aldığım anlarda bile teninin gençliğini düşündüm; Kokunu... Estetik güzelliğini... Bütün bunların beklentilerime uygun olup olmadığını...

Senin için ölmeyi göze aldığım anlarda bile, bir yanınla yabancımdın benim. Rakibimdin...

Sensiz yaşayamayacağım anlarda bile, sana çok da ihtiyacım yokmuş gibi davrandım. Boşka altarnatiflerim varmış gibi yaptım. Seni kaybetme korkum yüzünden, yasak düşlerimi gizledim senden... Kitap okumaktan sıkıldığın için, bir süre sonra seninle konuşacak bir şey bulamayacağımı ve senden sıkılacağımı düşündüm. Banyodaki, o bir türlü değiştirmediğin plastik ve çoğu kez ıslak olan terliklerini bile; odanın duvarına yapıştırdığın o piyasa işi kartpostallarını; zevksiz, yapma çiçeklerini; adını bile bilmediğim kimi yeni pop şarkıcılarının o anlamsız şarkılarını, klip yayınlayan kanallarda elinden bırakmadığın kumanda aletiyle ısrarla arayıp bulmanın ne kadar can sıkıcı olduğunu bile düşündüm...

Sanki sevmenin bilimsel ve sosyolojik bir açıklaması varmış gibi, "Ben böyle bir kaçkını nasıl sevebilirim?" diye düşündüm...

Ne zaman bunlar aklımdan geçse, durdurmak isterdim kaygılı bir telaşla. Çünkü böyle anlarda, kimse değil, kendi sevgime kendim rakip oluyordum, kendime yabancı...

Böyle anlarda, seni, seninle beraber olan kendimi ve bu ilişkiyi dışardan gözetleyen üçüncü bir kişi olurdum.

Üçüncü bir kişi olduğumda senin böylesi düşüncelere kapılmadığına inanır ve acırdım sana; benim gibi yanlış ve içtenliğini hayatın kurallarıyla kirletmiş bir adama sevgiyle bağlandığın için, derinden acırdım...

Senin için canımı verecek olsam bile, bu üçüncü kişiyi belki de hiçbir zaman bilemeyeceğin için, derinden acırdım sana...

İşte sokağını buluyorum. Birazdan kapını açacaksın bana.

KIsık, miyop gözlerinle, üşümüş omuzların, titreyen bacakların, komik geceliğinle karşılayacaksın beni... Sevginin hayaletine bakar gibi şaşkın bakışlarla bakacaksın bana... Belki de, o bir zamanlar çok özlediğin ama o bunu bildiği halde eve ayda yılda bir uğrayan babanı karşıladığın zamanlarda hissettiğin o tarifsiz sevinç ve heyecan da karışacak, bu, beni gördüğün andaki sevinç ve heyecana...

Hiçbir sevgi, hiçbir aşk lekesi, saf değildir, değil mi?

İnsan uğradığı bütün haksızlıklar, çektiği bütün acılar, yaşadığı bütün korkularla, o geçmiş, o bir türlü kavuşamadığı eski özlemleriyle sever... Katlanarak ve eksilerek sever, insan...

Erken ölümlerin yüreğine bıraktığı o çaresiz yaralarla sever. Ama ne kadar istese de saf, lekesiz, hesapsız kitapsız olmayı başaramaz, değil mi?

Ne kadar sevse de elinde değildir, insan canından bile çok sevdiği insanı başkalarıyla kıyaslamadan edemez.

Ve bir gün onun kendisini terk edeceğini düşünüp bir yanını saklı ve korunaklı tutar hep değil mi?

Her şeyini, bütün gizini, sevgiyle paylaştığına ne kadar inandırsa da aslında bilir ki kendi kendine konuşmaktan başka bir şey değildir, aşk... Çünkü ne kadar saklansa da bir yanı kirlidir, karanlıktır, aşkın. Bilinmezlikler ve ürkütücü sırlarla doludur.

Kimbilir, sen, belki dışarıdan gelen ürkütücü seslerden korktuğun ve bu gece seni tehdit eden korkulardan koruyacağım için, bu denli sevinçle karşılıyorsundur beni...

Olsun. Benim de çok yüce, çok kutsal sebeplerim yok, beni sana getiren.

Bu şehir, bu hayat, içimdeki gizli ve yabancı korkular çok hırpaladı beni; bu gece senin bana bu dünyadaki en yakın insan olduğuna kendimi inandırmış olduğum